“İhanet”i yeterince konuşsaydık...

Türkiye olarak yeni bir yerel seçim sürecine girdik. Şehirleri konuşacağız. Yani içinde yaşadığımız iklimi, çevreyi…

Ne dersiniz, genel seçimleri daha çok önemseriz, ülkeyi yönetecek kadroyu seçmeyi değil mi? Önemli tabii. Bütün bir ülkenin maddi – manevi varlığını tasarruf edecek bir iradeyi belirlemek, önemli…

Ya şehirlerin yönetimi? Her gün havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, caddelerinde – sokaklarında dolaştığımız, ağacıyla, çiçeğiyle ya da beton bloklarıyla iç içe yaşadığımız şehirlerimiz…

Zaman zaman barajlarda su tükendiğinde, depremlerle her şey yerle bir olduğunda, ya da şehirlerin yolu tıkandığında, yeşilden eser kalmadığında etrafımızda, çocuklarımıza oyun parkı kalmadığında… meğer bir şehrimiz varmış ya da yokmuş diye panikliyoruz.

Şehirler hayatımızdır gerçekte… Bir yıl önce 6 Şubat’ta 11 şehrimiz depremle yıkıldığında, çocuklarımız ya da anne – babalarımız enkazın içinden seslenirken çaresiz kaldığımızda, bir bina inşaatının aslında insanın hayat mücadelesinin bir parçası olduğunu gördük, ama iş işten geçtikten sonra…

Şimdi şehirlerimizi konuşacağız 31 Mart’a kadar…

İstanbul, konuşacağımız en büyük şehrimiz. Ülke nüfusunun nerede ise dörtte biri orda. Ülkenin can damarı neredeyse… Ne dersiniz, yeterince şehri konuşabilecek miyiz, konuştuklarımız tercihlerimizi belirleyecek mi, seçtikten sonra verilen sözlerin tutulup tutulmadığını denetleme iradesini kuşanacak mıyız, en önemlisi bizim bu irademizi seçtiklerimiz biliyor mu, biliyor ve onu, üzerinde bir “Seçmen denetimi” olarak hissediyor mu?

Yoksa hepimiz, şehirden çok bizi her zaman büyüleyen ve göreve talip olanların da büyülenmemizin çok farkında oldukları “sloganik söylemler”e fit miyiz? Herhangi birimiz, 5 yıl sonra hesap sormak üzere bugün vadedilenlerin çetelesini tutuyor muyuz?

Ben, yadırgar mısınız bilmem, sayın Cumhurbaşkanı’nın 2017’de İstanbul Esenler’de düzenlenen Uluslararası Şehir ve Sivil Toplum Kuruluşları Zirvesi’nde kurduğu cümleleri unutmadım. Şöyle demişti:

“Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.”

Bu ifadelerde genelde “İhanet ettik” kısmı muhalefet tarafından öne çıkarıldı ve polemik konusu yapıldı. Doğrusu bu ifade muhalefete verilen bir pas olarak da değerlendirilebilir.

Ama bu ifadenin “bir özeleştiri” niteliği olduğu gözden kaçırılmamalıydı. Deniyor ki orada: “Kadim bir şehir olarak İstanbul ana karakterini kaybetmeden yenilenmeliydi.” Bunun başarılamadığı belirtiliyor ve bunun de “İstanbul’a ihanet” olduğunun altı çiziliyor.

Tayyip Erdoğan “İstanbul aşkı”nı her platformda ilan eden bir insan. Bunda samimi olduğu da teslim edilmeli, diye düşünürüm.

1994’ten beri İstanbul ile içli dışlı. Son 5 yıl hariç, İstanbul’u hemen aynı çizgideki kadrolar yönetti. Ayrıca 2002’den itibaren Başbakanlık, 2014’ten itibaren Cumhurbaşkanlığı, 2018’den itibaren de tek belirleyici konumda bir Cumhurbaşkanlığı söz konusu. “İhanet” tespitini 2017’de yapmış. O cümleler içinde bir de “Ben de bundan sorumluyum” ifadesi var.

Bugüne kadar kimse, sayın Cumhurbaşkanı’na “İstanbul’a ihanet’in çetelesi”ne dair bir soru yöneltmiş midir? Ya da sayın Cumhurbaşkanı, “ihanet” tanımlamasına gelirken bir “Çetele”den yola çıkmış mıdır, 2017’den sonra “Bugüne kadar İstanbul’a ihanette kimin ne kadar payı var, bizim bu işteki sorumluluğumuz ne?” gibi bir çalışma yaptırmış mıdır?

Aşırı taraftarlıklarımız, seçmenler olarak siyaseti etkilememizi önlüyor. Siyasetçi “Nasıl olsa bana oy verecekler” diye baktığında, ülke siyasi iklimi de ona bu özgüveni verdiğinde seçmen denetimi devreden çıkıyor.

Diyelim, mevcut başkan Ekrem İmamoğlu 5’inci yılı içinde. Normalde İstanbul’da yaşayan herkesin, bu 5 yıl içinde İmamoğlu’nun artılarını – eksilerini görüyor ve sandıktaki oyunu ona göre belirliyor olması lazım.

Şöyle bir şey üzerinde düşünürsek… Farz edelim İmamoğlu kalktı bir meydanda “Biz İstanbul’a ihanet ettik” dedi. Ondan “ihanetin çetelesi”ni isterdik ya da seçmen olarak biz ona İstanbul’a bakıp o çeteleyi çıkarırdık değil mi?

1994’ten bu yana geçen 30 yılda İstanbul ne ise ne oldu ise bunun 6’da biri (5 yıl) İmamoğlu’na ait, 6’da 5’i ise belediye başkanlığından Başbakanlığına Cumhurbaşkanlığına kadar Erdoğan’a ait.

Kim ne derse desin, kadimliğinden eser kalmamış bu kadim şehirde ister şehirciliğin en korsan uygulamaları sebebiyle ve ister, ekonomik şartların boğuculuğu yüzünden nefes almak zorlaştı.

Ama biz, iktidar veya muhalefet cenahı olarak 31 Mart’a kadar şehirden başka her şeyi konuşacağız.

Çünkü şehri konuşmak medeniyet sorgulamasını gerektiriyor, o ise ezberle olmuyor. Ezberlerimizi konuşmak ve keskin taraflar haline gelmek çok daha kolay. Belki bir 30 yıl sonra elimizde şehirden geriye ne kalırsa, “Biz bu şehre şunu yaptık…” diye bir itirafname beyan ederiz.

Keşke şehrin makus talihi için daha iyimser bir gelecek tasavvur edebilsek…

YORUMLAR (99)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
99 Yorum