Savaşa girmek mecburi mi idi?

Hafta sonu İbrahim Kiras’ın yazdığı yazı benim de zaman zaman düşündüğüm bir konuyu içeriyordu. Acaba I. Dünya Savaşı’nın dışında kalabilir miydik?

Pek çoğumuza savaşa girmek kaçınılmaz görünüyor. Savaş öncesi emperyalist paylaşım planları içinde Osmanlı toprakları sıklıkla geçiyor. Bu bilinen bir gerçek ancak benim itirazım şuna; gizli paylaşım antlaşmalarında adımızın geçmesinin bu anlaşmaların uygulanabileceği anlamına gelmemesi. Dünyada hemen her dönem bir yerlerde birtakım güçler arasında bir şeyler alınıp veriliyor ama bu alıp vermelerin uygulamada birebir uygulanabildiği bir durum nerede ise yok.

Savaş Sanatı kitaplarında “Savaş için yapılacak bütün planların ilk kurşundan sonra anlamsızlaştığı” vurgulanır çünkü hiçbir plan gerçekte olanlarla bire bir örtüşmez.

Suriye ve Ukrayna’da yaşananlar bunun açık göstergesi.

I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı için konjonktürün değiştiği ortada. Yükselen Alman tehdidi İngilizleri geleneksel politikalarını terke zorluyor. İngiltere, kendisine yakın tehdit gördüğü Almanya’ya karşı Rusya’yı yanına çekebilmek için birtakım tavizler veriyor. Fransa zaten Almanya ile burun buruna.

1914 itibariyle kimse savaşa tam olarak hazır değildi. Tarafların başlangıçta bizi savaş dışında tutmak istediği de bir gerçek. Savaş öncesi güvenlik endişesi ile herkesin birbirine mavi boncuk dağıtmasında şaşılacak bir durum yok.

İttifak Devletleri safında Almanya dışında elle tutulur bir güç yok. Avusturya-Macaristan eski şaşaalı günlerinden çok uzak, İtalya ise durumunun farkında olduğu için zaten ikili oynuyor. Rusya yakın zamanda Japonlar karşısında perişan duruma düşmüş ve ekonomisi berbat.

Savaşın İngiltere, Fransa ve Almanya arasında geçeceği malum. Almanya’nın kısa hedefinde Fransa var ve İngiltere’yi ise yenmekten çok gücünü kırma peşinde.

Savaş 28 Temmuz 1914’de Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a girmesi ile başlıyor. 4 Ağustos itibariyle büyükler savaşın içindeler. Biz ise Rusların Karadeniz limanlarını bombalayarak oldu bitti ile (?) üç ay sonra 2 Kasım’da savaşa gireceğiz.

Savaşın ilk üç ayına bakarsak, savaşın tam bir kör döğüşüne döneceği çok açık bir şekilde görülüyor. Fransızlar Alman taarruzunu durdurmuş, Ruslar’ın karşı hamlesini de Almanlar durdurmuştu. Avusturya-Macaristan ise Karpatlardan Rusları atamamış üstüne üstlük Sırplar karşısında başarısız olarak Belgrad’ı geri vermişlerdi.

İşte biz böyle bir tabloda savaşa girdik.

Kimse bizi paylaşacaklardı onun için girdik diyerek kendisini avutmasın, biz de bu korkunç bölüşüm savaşında payımıza düşeceklerin hayali ile girdik savaşa.

O dönemi yaşayanların pek çoğu anılarında Almanlarla savaşa girmenin felaketle sonuçlanacağını ifade ettiklerini biliyoruz. Almanların en güçlü göründükleri dönemde bile İttihatçıların ikinci tabakasını oluşturan Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, İsmet İnönü gibi isimler bu fikirdeler.

Ama İttihatçıların bir kısmının ve özellikle Enver Paşa’nın hayalleri çok büyük!..

Bu büyük hayaller bizi bir bataklığa sürükledi ve imparatorluk bakiyeleri için de felaketle sonuçlandı.

Tarih spekülasyonu sevmez ama bazen akıl oyunları oynamakta fayda var. Her ne kadar İbrahim Kiras Rusların savaşın başlaması ile İstanbul ve boğazları işgal planlarından bahsetse de bizim savaşa girdiğimizde şöyle bir tablo var:

Almanya daha savaşın üçüncü ayında İngiltere’ye diş geçiremeyeceğini, Fransa ve İngiltere’nin böyle devasa bir savaşın kazananı olamayacağını, Rusya’nın savaşın devamının kendisi için bir felaketle sonuçlanacağını anladığı bir ortamda biz neden savaşa girdik?..

Savaşın dışında kalabilse idik o dilimize pelesenk ettiğimiz gizli antlaşmalar hemen yürürlüğe konabilir miydi?

Almanya karşısında itibarı zedelenmiş bir Fransa ve ciddi kayıplara uğramış bir İngiltere savaş öncesi anlaşmalara uyup içten içe kaynayan Ruslara “buyurun İstanbul sizin olsun” der miydi ve Ruslar da İstanbul’a girebilir miydi?

Kurt kuzuyu yemeye karar verse bile açık ve net olan şu ki bu çok da mümkün değil.

Çok uzatmadan devam edersek savaşın dışında kalabilecekken biz girmeyi tercih ettik. Dışarda kalabilse idik bugünkü sınırlarımız çok daha sağlıklı bir şekilde çizilebilir ve yaşadığımız korkunç insan kaybı da yaşanmayabilirdi. Belki de kurulan büyüme hayali bile gerçekleşebilirdi.

Savaşa girmenin maliyetini kendi ailemden örnek verirsem 3 büyük amcam Çanakkale, 2’si de Kafkas Cephesinde şehit düştü ama devletin envanterlerinde adları bile yok, böyle sayısız aile var.

Bazı çevreler Enver’e güzelleme yaparken halkın “Askeri Kırdıran Enveri Paşa” diye ağıt yakması bir tezat gibi durmuyor mu?

Bu aslında normal çünkü sağdan sola, soldan sağa Türkiye’deki tüm akımlar bir şekilde İttihatçılık ile hemhal olmuş durumda. İmparatorluğun parçalanmasının yaşattığı travma da maalesef peşimizi hiç bırakmıyor. Şimdilik nokta koyalım.

YORUMLAR (45)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
45 Yorum